Dünya

Kaybetme sanatında usta olmak zor değildir.

İçlerinde kaybolma arzusu olan o kadar çok şey var ki

Onların yokluğu bir felaket değildir.

Her gün bir şey kaybet. Kayıp kapı anahtarlarının telaşını, kapının önünde geçirdiğin kötü zamanı kabullen.

Kaybetme sanatında usta olmak zor değildir.

Sonra daha uzaktakini, daha hızlı kaybetmeye alış:

Yerleri, isimleri, seyahat etmek istediğin yerleri. Bunların hiçbiri bir felaket olmayacaktır.

Ben annemin saatini kaybettim. Bak! Sevdiğim üç evin, en sonuncusu, sondan bir sonraki kayboldu.

Kaybetme sanatında usta olmak zor değildir.

İki şehir kaybettim, en güzellerini. Benim olan bazı ülkeleri kaybettim, iki nehir, bir de kıta.

Hepsini özlüyorum. Ama bu bir felaket değildi.

–Seni kaybetmek bile ( şakalı bir sesi, sevdiğim bir jesti ). Bu kaybetme sanatı ( yaz bunu ! ) felaketmiş gibi görünse de usta olmak hiçte zor değildir

SANAL DÜNYA

Göz gördü mü gönül ona inanır.. cennetin de cehenneminde kapısı göz. İnsanlar bilerek ya da bilmeyerek gözün üstünde öyle çok çalıştılar ki. Ona dünyayı olduğu gibi göstermek yerine kendi tasarımlarının pencerelerinden baktırmak adına müthiş derecede icatlar, makineler, resimler, müzikler ve sözler üretti.. tabi söz kulak içindir fakat sözünde güzel şekilde yazılışı insanı kulağıyla değil gözüyle duymaya yönlendirdi. Bu bir yandan insanı bilmeden sevince boğdu.. bir yandan düşünceden yoksun pratik çözümler bulmaya yöneltti. Hayal dünyaları çalınmış birkaç reklamcının ya da film şirketinin çalışanlarının eline oyuncak olmuş insanlar bu durumdan bir hayli memnun kaldı.
Zaman ilerlerken çocukların, gençlerin ve yetişkinlerin zihin dünyalarında kendi kültürlerini kendi paralelliğinde geliştirmek yerine başka kültürlerin kabul edilemez edepsizliğini üstünleştirme sevdası peydah oldu. Aslında mevzubahis konu yüz yıldır edebiyat ve siyaset dünyamızda tartışıldı bununla ilgili onlarca müthiş eserler yazıldı. Modern çağın en önemli sıkıntısı önceleri görsel medyanın olmayışı insanları düşünce ve hayal dünyasında koruma kalkanında tutuyordu.
Şimdi ise görsellikten gözleri kamaşmış insanın hoşnutluğu hızla yok olan değerlerin kalp damarlarını tıkamıştır. Popüler olanın parıltılı ışıkları insanlar üzerinde öyle güçlü etkiler bırakıyordu ki, siyaset dünyası oy alabilmek adına, “ George Orwell “1984 adlı Romanın distopik dünyasında totaliter bir merkezi tek partinin yönetiminde korku, propaganda ve beyin yıkama ile halk ve hayatı manipüle edilmektedir.” Sadece siyaset değil sanat ve sosyal hayatın rant elde etme peşinde koşanları da bozucu etkiyi hiç önemsemeden kendi değerlerine ya da insan olabilmenin değerlerine bile olanca güçleriyle saldırıyorlar. Kendine düşman olmak bu olsa gerek. Yapmak adına bozmak. Var etmek adına yok etmek. ..
Ama en önemli ayrıntı insan kendi olma adına ötekileşirken sonunda yine insan olmanın değerleri zaferi kazanır. Çünkü insan ne zaman yok etmeye başlasa kendine geldiğinde bunu durdurmak için tersi bir mücadeleye girişecektir. Toplumların savaş tarihlerinden devrim tarihlerine kadar ve tabiatı önce yok etmek sonra da yaşatmak adına yaptığı eylemler gibi.. insan sonunda özüne döner.. tıpkı toprağa geri dönüşü gibi.. bu yazıda amaç değerlerin vicdanını oluşturmaktır. Hoyratça yok edişe bir dirhem olsun dur diyebilmek…

İnanmak ister misin?

İnanmak asla garantisi olmayan bir durum , olay ya da varlık karşısında zannettiklerimizin gerçekleşmesini ummaktır.  Beklentilerimizin hayattan birebir karşılığını istemektir. Tarık Tufan’ın güzel bir sözü var;”İnsanoğlu güneşin her gün doğmasını haketmiş kadar kibirli.” Yani güneşin her gün doğma olayına alışmış olan insan yarın da doğma mecburiyeti varmışçasına inanır. Nesnesi ve öznesi değişse de “inanmak” duygusu hilkatin öze yerleştirdiği bir yaşam formu. Konuya nerden bakarsanız bakın kendi diyalektiğiyle yine kuşatır bizi , inanmak ya da inandırmak.. Hayatın tüm aşamalarında bir şeylere ve birilerine inanma isteğimiz olduğu kadar, birilerini de hem doğrularımıza hem de yalanlarımıza inandırma çabamız da vardır.  Yani inandırıcılığın  tüm ritüellerini kullanarak kendi yalanlarımızı , , doğru zannettiklerimizi karşıdakine enjekte etmek..

Kandırmak,  karsıdakinin inançlarını boşa çıkarmak.. Hepimiz inançlarımızın sarsılmasından , yani kandırılmaktan sikayetçiyiz. Başkalarının inançlarını boşa çıkardığından bahseden yok, fakat kendini kandıranların çetelesini tutan çok. Herkes kendince bir masumluk serüveninde. Ne güzel söylemiş Anton Çehov:”Başkalarının günahlarıyla aziz olamazsın. “hakkı var.. Çamur atmak kimseyi aklamaz. Doğumla açılıp ölümle kapanacak olan parantezin  içerisine sığdırmaya çalıştığımız yaşamda inanmayı da inandırmayı da yadsımak mümkün değil

Shakespeare’ e  göre tüm mesele ‘Olmak ya da olmamak’ olabilir. Ama bence tüm mesele ‘inanmak ya da inanmamak’ .Çünkü insan inandığı şeyler uğruna yaşar. O sebeptendir ki uğruna yaşanacak şeylere inanmak istememiz.. Buna inanın yahut şuna inanmayın gibi nutuklar atmaya gerek yok .. Yalnızca inanacağımız şeyleri belirleme de aklın ilkelerini göz önünde bulundurma da fayda var. Bir şeye mantık süzgecinden geçirmeden inanmaya kalkarsanız hayat kızgın boğa , siz kırmızı pelerin..

NEYİ ARIYORUZ?

Bu kadar değişken içinde hangi sabiti arıyor insan.. kendi değişimini hesaba katmadan.. geçmişten bu güne hangi hayali hala kendisiyle beraber.. Hala aynı seviyesinde.. sözcük dilinde evet.. savunmada, başkasına tarifte, ölçülü bir tonlama ve söz seçimiyle tutarlılığın vurgusuyla.. tüm egonun çevresinde,içinde.. en önemlisi de toplumsal yaşamın içinde kalma zorunluluğu ve toplumun değişimine ayak uydurarak..İlk ve son nedenler, hepsi bir birine karışıyor, bir formülü yok gözüküyor…

Bu yazı kafası karışmış birinin çığlığımı ?  Arayanın kafası ne kadar karışıksa o kadar..

 

Sizden gelenler çok değerli!

 

Samimi itiraflar.. içimizden geçenler.. bir sıcak çay içimi kimseye hesap vermeden, gurur, kibir, başarı,başarısızlık, tutku, heves, hırs duygularından arınarak burada buluşalım.. kimsenin kimseyi yargılamadığı, infaz etmediği.. bir ortam.